24 Ocak 2016 Pazar

Karanlık Zihinler Serisi - Alexandra Bracken








Siyah öyle bir renktir ki bir rengi yoktur aslında.

Yangın.

Kıvılcım.

Siyah, hafızamın rengi.

Bizim rengimiz.

Hikayemizi anlatırken kullanacakları tek renk.



The Darkest Minds Never Fade In The Afterlight.


Kitap Adı: Karanlık Zihinler
Yazar: Alexandra Bracken
Orijinal Adı: The Darkest Minds
Seri Bilgisi: The Darkest Minds, #1
Yayınevi: Parodi Yayınları
Basım Yılı: 2014
Sayfa Sayısı: 576
Goodreads Puanı: 4.29

Puanım:

Adım Ruby.
Hepinizden farklıyım.
Aklınızın derinliklerinde gezinebilir, 
anılarınızı hiç yaşamamışsınız gibi silebilirim.
Henüz on yaşındayken Thurmond'daki bu rehabilitasyon kampına gönderildim. Hem de kendi ailem tarafından...
Burada her adımımız izleniyor, nefes alış verişlerimiz bile.
Yalnız değilim.
Maviler... Yeşiller... Turuncular...
Sarılar ve Kırmızılar...
Karanlık Zihinler...
Ve yaşamak için saklanmak zorunda kalanlar
Ve kaçanlar... 

Kitap Adı: Buz Kapanı
Yazar: Alexandra Bracken
Orijinal Adı: Never Fade
Seri Bilgisi: The Darkest Minds, #2
Yayınevi: Parodi Yayınları
Basım Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 552
Goodreads Puanı: 4.38


Puanım:




Kabullen, uyum sağla, harekete geç.
Turuncu… Lider… Roo…
Herkes farklı bir şekilde sesleniyor bana.
Oysa bir tek ben gerçekte ne olduğumu
Biliyorum: bir canavar.
Ve şimdi beni bekleyen zorlu bir görev var:
Virüsün kaynağını açık eden çok gizli
Bir bilgiye ulaşmak…
Ve bu… bir zamanlar bana nefesim kadar yakın olan birinin ellerinde…
Şimdi bir tercih yapmak zorundayım.
Ya kalbimi özgür bırakacak ya da
Karanlık zihinleri aydınlığa
Kavuşturacağım…

Kitap Adı: Ateş Çemberi
Yazar: Alexandra Bracken
Orijinal Adı: In the Afterlight
Seri Bilgisi: The Darkest Minds, #3
Yayınevi: Parodi Yayınları
Basım Yılı: 2015
Sayfa Sayısı: 592
Goodreads Puanı: 4.41

Puanım:





Bu bir son değil, sonun başlangıcı.
Artık lider benim.
Bütün bir neslin kaderi benim ellerimde.
Kuzeye, tutsak olmuş binlerce çocuğu
Özgürlüğe kavuşturmaya gidiyorum.
Zihnimi bir silah olarak kullanmaktan
Başka çarem yok.
Kaybedecek zamanım yok.
Hata yapma lüksüm yok.
Çünkü tek bir hata, tüm dünyayı
Yakıp kavuracak olan bir yangının
Fitilini ateşleyebilir.
Özgürlük nefesim kadar yakınken bana,
Biliyorum:
Bunun geri dönüşü yok!



Bitti. Şu ana kadar beni en çok etkileyen, bana tüm duyguları tattıran seri bitti ve ben kalbimde kocaman bir boşlukla baş başa kaldım. Canımın bu kadar acıması normal mi? Sanki göğsümde ağır bir yük var, kaldıramayacağım kadar ağır bir yük. Nefes almamı zorlaştırıyor.Şu an burada bu yazıyı yazarken bile düzgün düşünmemi engelliyor. 



Ben hep "En sevdiğin seri hangisi?" diye sorulduğunda hiç düşünmeden karşımdaki insana bir cevap vermek istedim. Ama şu ana kadar bu hiç mümkün olmadı. Sevdiğim çok fazla seri var. Ama hiçbiri Karanlık Zihinler olmadı. Hiçbiri beni bu kadar etkilemedi. Kitap bittikten 9 ay sonra bile aklıma geldiğinde hiçbirinde tekrar hıçkıra hıçkıra ağlamadım. Ben hiçbir serinin ikinci kitabını bu kadar heyecanla beklediğimi bile hatırlamıyorum. Karanlık Zihinler benim için çok özel bir kitap. Çoğu kişi abarttığımı düşünebilir. Özellikle de Karanlık Zihinler'in ilk 100 sayfasını okuduktan sonra sıkıcı olduğuna karar verip kitabı bırakanlar. Ama bazen bir kitabı çok seversiniz. Kurgusu daha iyi olan, yazarın dilinin daha akıcı olduğu başka kitaplar okuduğunuzu bilmenize rağmen. Nedeni yoktur, sadece seversiniz. Bu kitap da benim için öyle. Belki kitap bu kadar popüler olmadan önce okuduğum içindir bilemiyorum ama şimdi tekrar okusam yine Ruby'nin yaşadıklarının beni çok etkileyeceğini biliyorum.

 

“Onlarla karşılaştığımda ne durumda olduğumu hatırlıyordum: Paramparça olmuş, korkak bir kız. Ne gidecek bir yerim ne de bir yakınım vardı. Ama şimdi en azından kendimi yeniden inşa ediyordum. Parça parça.”

 

Seriye veda etmemek için Ateş Çemberi’ni okumayı elimden geldiği kadarıyla geciktirmeye çalıştım. Ama 2 gün önce kitabın ön sözünü bir kez daha okuduktan sonra dayanamayıp başladım. Hikaye o kadar derine işlemiş ki ilk 100 sayfada bile ağlanacak hiçbir şey olmamasına rağmen çok fazla gözyaşı döktüm. Kitabı bitirdiğimde dakikalarca boş boş duvara baktıktan sonra saatlerce Tumblr’da gezip seriyle alakalı resimlere baktım. Ama acı hiç geçmedi. Hep ordaydı. Hep de orada kalacak. Kendimi bu acının üstesinden gelebileceğim kadar güçlü hissettiğim zamanlarda açıp açıp tekrar okuyacağım bir seri

 

“Bu çocuk bir zamanlar gerçekten sadece bir yabancı mıydı?

Bir zamanlar içinde onun olmadığı bir hayatı hayal etmiş miydim gerçekten?”


Alexandra Bracken'in kitaplarında en sevdiğim yönü yarattığı karakterler. Hiçbirinden nefret etmek mümkün değil Chubs, Vida, Zu, Jude, Nico, Cate, Cole. Cole. Cole Stewart, Lİam’ın ağabeyi. İkinci kitapta gelip ağzından çıkan ilk cümleyle bile beni ağlatabilen bir karakter. Bir karakterin sürekli birine “Bebeğim.”dediğini düşünsenize. Normalde olsa o karakterden nefret ederim. Ama Cole söylediğinde o kadar normal geliyor ki. Canım Cole.

“Şey… hissettiğim kadar iyi görünüyor muyum?”
Ve yemin ederim… Yemin ederim o anda zamanın durduğunu hissettim.

Chubs ve Vida’yı karşılaştıkları ilk andan beri shipliyorum. Sürekli tartışıp duruyorlar ama çok eğlenceliler ya. Aralarındaki diyalogları okurken çok keyif aldım. Chubs, ilk kitapta daha agresifti. İkinci kitapta ise herkes gibi o da çok değişmişti. Ruby ile aralarındaki dostluk beni zaman zaman ağlatsa da beni çok güldüren bir karakter.

“Bayan Vida, sana ne kadar tatlı olduğunu söyleyen oldu mu hiç?”
“Sana kafanın kalem şeklinde olduğunu söyleyen oldu mu peki?”
“Bu fiziksel olarak imkansız,” dedi Chubs. “O zaman…”
“Aslında,” diye başladı Liam aynı anda. “Cole bir defasında…Ne?”
“Üzgünüm,” dedi Chubs. “Görünüşe göre benim cümlemin ortası seninkinin başını böldü. Devam et.”

“Aklıma bir şey geldi,” dedi Liam aniden.
“Oo, gelmesi bayağı sürdü. Oldukça uzun bir yoldan gelmiş olmalı.” – Liam ve Chubs

Clancy'yi bile yaptığı her şeye rağmen çok seviyorum.  Onun ağzından da bir bölüm okumayı çok isterdim, olsun. Son olarak Liam ve Ruby. Mükemmel bir ikili. Aralarındaki bağı anlatmaya kelimeler yetmez. Liam, benim hep en sevdiğim erkek karakter olarak kalacak. Onun hakkında söylenecek çok şey var ama aslında hiçbir şey yok. Özellikle ikinci kitapta beni o kadar çok ağlattı ki. Ruby’e söyledikleri. Tamam, daha fazla konuşmak istemiyorum. Canım acıyor.

“Şey düşünüyorum da… Bunun kulağa oldukça klişe geleceğini biliyorum ama... başımıza açılan onca beladan çıkan güzel bir sonuç varsa o da seninle tanışmış olmamdı. Hepsini yeniden yaşayabilirim… Sonunda seninle tanışacaksam eğer, hepsini yeniden yaşamayı göze alırdım.”

“Tanrım. Biliyor musun… beni o kadar mutlu ediyorsun ki bazen nefes almayı unutuyorum. Sana bakıyorum ve kalbim öyle sıkışıyor ki… ve sanki aklımı zapt eden tek düşünce uzanıp seni öpmek.” 

 

Eğer Liam’ı bu kadar çok sevmeseydim Ruby’i Clancy’yle hatta Cole’la bile shipleyebilirdim. En acısı da bu zaten. Alexandra sence de bir seriye üç tane mükemmel erkek karakter biraz fazla değil mi?

 

“Kırılan bir kalbi tekrar kırmak mümkün müydü? Hem kalp yalnızca bir defa kırılırdı, öyle değil mi?”

 

“Eğer beni kırdığının yarısı kadar bile kırdıysam seni o halde öldür beni. Buna dayanamıyorum.”

 

Ruby, ah Ruby. Bir zamanlar hayal kurmaktan bile korkan, paramparça olmuş bir kızdı. Kimsenin kaldıramayacağı kadar ağır yükler taşıdı. Ama Ruby tüm bunlara rağmen dimdik ayakta durmayı başarabildi. İlk kitabın sonunda yaptığı bir şeyden dolayı çoğu kişi Ruby'i sevmese de yaptığı şeyi mantıksız bulsa da ben Ruby'nin yerinde olsaydım sanırım onun yaptığının aynısını yapardım.

 

“Hayal kurmak sonunda hayal kırıklığına, hayal kırıklığı da öyle kolayca atlatılamayan sıkıntılı bunalımlara yol açardı. Siyaha yem olmaktansa grinin sınırlarında kalmak daha iyiydi.”

 

Spoiler olabilir –belki-

 

Ateş Çemberi’nde olmasını istediğim bazı şeyler vardı. Keşke olsaydı dediğim. Mesela Clancy’nin bir kerecik de olsa Ruby’e onu sevdiğini söylemesi gibi. Tamam, bu olması çok zor bir şeydi. Ama yine de içimde bunun olacağına dair küçük bir umut vardı. Olmadı. Cole ve Liam’ın birbirlerine sarılıp dertleşmelerini çok istedim. Ama en çok da Ruby’nin kumsalda açık yeşil elbisesiyle Liam’la saatlerce konuşmasını istemiştim. Bunun olacağına kendimi o kadar inandırmıştım ki… Belki yazar yan kitaba böyle bir sahne koymuştur, bilemiyorum.

 

Son olarak kalbimi paramparça ettin. Teşekkürler Alex!

Buz Kapanı’ndan birkaç alıntı bırakıp öyle gitmek istiyorum. Ama ilk iki kitabı okumadıysanız buradaki alıntıları okumayın.

 

 “Sen…çok güzelsin. Adın ne?”
“Ruby,” diye tekrarladı o tatlı güneyli aksanıyla. “Tıpkı Rolling Stones’un şarkısı ‘Ruby Tuesday’ gibi. Güzelmiş.”


“Ben… Bu… Bu adeta işkence. Sanırım aklımı kaçıyorum... Neler oluyor, ne oldu, bilmiyorum ama sana bir kez... Yalnızca bir kez bakmam bile seni ne kadar çok sevdiğimi hissettiriyor bana. Söylediğin ya da yaptığın bir şey yüzünden değil.
Hiçbir sebebi yok. Sana bakıyorum ve seviyorum seni. Ve bu beni dehşete düşürüyor. Senin için yapabileceklerim beni dehşete düşürüyor. Lütfen… bana söylemek zorundasın…Lütfen bana delirmediğimi söyle. Lütfen sadece yüzüme bak.”



“Korkutucu… Bir yabancıyla tanışıp ona karşı kalbini durduracak kadar güçlü bir şey hissetmek o kadar korkutucu ki… Hiçbir dayanağı olmayan. Hiçbir geçmişi olmayan bir his. Göğsümü yarıp dışarı çıkmak isteyen bir his. Şimdi… Şu an sana bakarken bile beni paramparça ediyor bu duygular…”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder